bülent güldal / şiirler

 

SEVCAN'A GAZEL

(alsa yayını)

Bana türküler söyle öyle öleyim

kuytu bir köşede sesinle dinleneyim

 

Tabip şöyle dursun sen eğil üzerime

yaralarımı örten bir gülle gideyim

 

Gözlerimde kalsın gözlerinin izi

o uçurumdan yaprak gibi düşeyim

 

Son geminin köhnemiş güvertesinde

ışığınla insin kuyulara tenim

 

Tanrı  bile mest olur içli sesinden

mekânımı cennet kılar benim !

 

Ayinlerden uzak son yolculuğumda

flu bir resim gibi sana bürüneyim

 

Ey billurdan şakayık ey güzel kadın

türküler söyle bana öyle öleyim

 

alsa: 23.04.08

Kaynak: Çağdaş Türk Dili Ocak 2008

 

 

 

SEMAVERİN ÖLÜMÜ

(alsa yayını)

Aşık bir imbikten süzülür ömrüm

kekremsi tadı kalır geçen günlerin,

ben bahar derim, yeşil saçlı Nisan

derim de anlatamam gümüş kanatlı

huzursuz kuşlarını semaver göğün,

ince sızılar geçer yorgun kalbimden

ummadığım an da çıkagelir kirli ölüm

 

Dağlar da eksilir rüzgârla seviştikçe

falcılara kum olur cıvık masalarda,

kimseler bilmez söze giysi biçtiğini

siyah bir gülü suladığını ömrünce.

Dikilip karşına sana seni anlatır !

Kırık bir kol gibi yeninde taşıdığın

terinle ovup, sancınla çoğalttığın

her karesi aşk olan narin hayatının

sularını kirletir kıskanç bir kedi

 

Sözcük oyununda incecik kumarbazdım

aşk  makaslarıyla  kestim kordelasını

yaz bahçelerine açılan çiçekli kapıların,

sevda bahsinde mahzun, tek kanatlı kuştum

hep yek'le uçmalara uğraştım sınırsız göğü,

kör kuyunun başında ömrüm sendeliyor şimdi

sonsuz suskunun cazibesiyle başım dönüyor,

korkunun ecele faydası yok derdi eskiler

son günlerde cebimde taşır oldum  ölümü

  alsa – 18.03.2008             

Kaynak: Yazılıkaya Temmuz 2007  

 

 

YOL HARİTASI

 

Uzun aşklar koşucusu bir adam

ay avlusundan geçmiş gibi yorgun

karakalem resmini yapıyor ömrünün

yumuşacık harflerden söze hırka biçerek

incecik motifler işliyor titreyen elleriyle

dost yüzüyle gülümseyen simli çerçeveye

 

Sevdalardan izler taşıyor bu derin kesik

çaktıkça çivisi çıkan  bu çürük tahta,

kıyısız  nehrinin  türkülü girdaplarında

inleyen bir tek ney'dir kim nereden bilecek,

yâr bilip de göğsüne sığındığım eyy

şimdi renk değiştiriyor ateş güz avlusunda

 

Dut böceğinin ipek yolundaki macerasını

bülbülün avazını  bir'e  sevdasından sanırsınız,

çağla çiçeğe durduğunda, gül patlamasında ya da

öz suyundan çizer kendini o yol haritası,

izbelerde anlatılanları bırak yerinde kalsın

billur sularla şakıyan şadırvanlara dön yüzünü

zaman da sevgilidir demedim mi ben sana

 

Biraz yanardağ, heyelan biraz ve ortasında ben

öyle bir sarkaç ki her yanıma eşit mesafede

birbirini tetikleyen iki pınar giz ve anlam,

yolların kucağında yükü aşk olan seyyah gibi

inleyerek çıkıyorum menzile doğru merdivenlerden

her basamaktan derin yaralar düşüyor payıma

sanmayın ki dünya gözüme ilişen kadar

                            Andız Ocak 2007 / alsa 14 şubat 08

 

VASİYET

(ilk yayını 2008)

Bir buluta sarın beni kefen istemem

kuşlar geçsin içinden ince yağmurlar

tapınmayı boş verin ayinleri de

göğün türküsü olsun son işittiğim

 

Yaşarken rahatlıkla dönemediğim

sola döndürün yüzümü aşk kıblesine

alacaklı gittiğimi anlasın dostlar

aykırı güller büyüsün ten çöplüğümde

 

Geçerim sıratını uçurumların

yol olurum toprakta akça tohuma

gün olur dallarıma kuşlar da konar

tanrısını neyleyim ben bu sarmalın?

 

Sırayla uğruyor can limanına

sektirmiyor saatini ölüm treni

bir yaprak düşüyor yere koca cangılda

orman ayrımına varıyor mu ki?

 

Ateşini yanık tuttum sis dağlarının

deniz iklimindeydi yerim büyük kavgada,

cellatımı alt ettim de döneği alt edemedim

payıma düşen hüznü yastık yapın başıma

ak buluta sarın beni kefen istemem

                     alkımsanat / 01 ocak 2008