selah özakın / şiirler
begonvil senfoni
(ilk yayını)
şimdi savaşla sevişme sırasıdır kuraklıkta
begonviller soldu artık adada
saat
savaşı vurdu da
bak işte yola koyuldu bir ordu
çantalar
korku dolu
bir tüfek
biteviye mermi tükürecek
söz
anlamına küsecek
artık Bağdat
bir kez daha
nefret üstüne nefret demek
kocaman bombalar
haritasız atlaslar çizecek
güzel gülen gelinler
cüzdanlarda
yaslı gidecek
söyle sevdiğim
hangi anne
oğlunun alnına savaş sürer
yoksa bu çocuklar annesiz mi doğdu
yoksa bilim
genlerle
bundan mı oynuyordu
ardından ağlanmayacak bir ordu
saklı amaç
bu muydu
biliyorum
zamansız sorular sorma suçu işliyorum
bütün annelerin yerine
kan ağlıyorum
savaşın rağbette olduğu bir dünyada
bu baharda
ve sonrasında
begonviller açsa da
kimse sevişmeyecek adada
02 12 2007
Titanik
(ilk yayını)
anıların mezarlığında bir sandalım
batık gemiler yatar yanımda
Titanik mesela
ki taşımaktaydı öte yakaya
aşklar
umutlar
yüce ve yıkılmazdı hepsi
kendisi kadar
ufak bir delik yetti batırmaya
bilmem kaç grostonluk Titaniği
yükseldi sular yüreğinde
yavaşça
bütün zedelenen aşklarda olduğu kadar
kaldıramayacak olunca
dibi boyladı güzelim aşklar
hayıflanmak
ağlamak
sızlanmak boşuna
yüzdürülemez Titanik bir daha
içinde batan aşklar da
iki temmuz koru
ilk yayını
yandık
ve daha yanacağız
o temmuzun ikisinde
ateşi tenimizde duyurdukları o gecede
bir kavga şenliği ışımaktaydı içimizde
kimimiz sesine
kimimiz dizesine bıraktı yüreğini
susturduklarını sanıyorlar bizleri
oysa dedik denilmesi gerekenleri
yürekten gelenle esridik
ne ilk yakılan hallac ı mansur'duk
ne de son yanandık
yandık
kendi ateşimizle bırakmadılar bizi
kibrit ateşinde yandık
az da olsa aydınlanmıyorsa gününüz
boşuna öldürülmüşüz
kalkın ayağa artık
alev olmuş bedenlerimizle
kalkışmanızı özlüyoruz
biz ölüyüz
siz de mi öldürdünüz bizi
bilmek istiyoruz
02. 07. 2007
GRANİTTEN GRAVÜRLER Mİ
DAHA ESKİ YALNIZLIK MI
kadastrosu olmayan duygularda
yürek haritası da olmaz
kumsala vurmuş mücevher artıkları
sana göre beş para ermez
elllerimi gezdirdiğim bedenimde gezinen gecenin yeli gibi
kabuğundaki yaraları kendinden sayan çınarın dalları sanki
granitten gravürler mi daha eski
yalnızlık mı
ÜŞÜYORUM
öylesine yığdın ki gülüşünü gözlerime
göğün genişliği hiç kaldı
delilik denilebilir
sımsıkı kapalıyken ağzım
kendimi çok iyi anlattığımı zannetmeme
üşüyorum
yaşadığım güzel günlerimizi örtüyorum üstüme
sonra
gidişlerin dönüşlerini
ayrılmaların kavuşmalarını
yine de titriyorum
bugün de yoksun sen
DÜŞ KIRIKLIĞI KATARI
akıyor tren geçmişten
acımasızca
akıyor geleceğe
uzayıp giden demirlerden
olmazlığı aşikâr olan
kocaman umutlar taşımış yüreğimin üzerinden
akıyor su
inatla
kayaları kum ederek
dönüyor zamanın insafsız kadranı
taşıyorum kendimi
adını anmaktan korktuğum en olmaz duyguyu
içimden söyleyerek
BAĞIŞLA BENİ YARIN
rengine hiç aldırmıyorum kanamamın
bütün kanamalarla kardeşim
genlerimden gelmiş gibi
acımtırak bir tat
içime saplanan özlem coşkusuna inat
yerleşmiş ömrümün on ikisine
ağlamamı pazara çıkarsam ne değişir
kayıt dışı bütün hıncım
sırıtıyor
ve çırçıplak yakalanıyor güneşin alnında
saklamaya çalıştığım utancım
ey yarın
sana hizmette kusurumdan ötürü mahcubum
içimi delen acılarımı taşıdım sana hep
suçun bütünü benim değil ama
çoğu
parçalanmış aynanın
dünden gelmekte
karanlığı yarının
26 07 2007-07-26
AHURAMAZDA NEDEN AĞLIYOR
(ilk yayını)
Kahrolası falezlerin arasında
Üşüştü başıma deli kasırga
Rehin kaldı gülmekliğim
Akdeniz’e savruldu körlemesine
Düşlerim
Ağıtla yakalandık saklı sevdaya
Burulduk
Gözyaşlarına boğulduk
Oysa baştan ayağa coşkuyduk
Tanrıyla boy ölçüşen Nimrud’un oğluyduk
Kommagene’nin dudaklarından dökülürken öğütler bire
kırk
Hangi çağda ilk
Zaman yoksulu olduk
Artık adını anımsatmak isteyen dilenciyiz
Akdeniz’den uzaklara düştü yüreğimiz
Çaresiz
Nemrut’un eteklerinde pineklemedeyiz
SABIKA KAYDI
toy rüzgarların tanıklığı için erkendi
ama katlime karar verdin
reşit bile sayılmazdı çılgınlığa tutkum
şimdi
bırakıldığı yerde yıpranan
dokunulmadığından acıyan
geçmişin kırk yamalı heybesinde unutulmuş
kara susamlı çörek tadında yaşadıklarımız
söyledimdi
sabah diriliğine benzer dimdik çığlık fazlaydı belki
duydun ama
bir de bakabilseydin
içinde çırpındığımız sırçadan zırhın
çoktan eprimiş olduğunu görecektin
ne acı
ne yazı
aranmaktasın hâlâ etrafta
dağılmaktan sorumlu olanı
boşuna kırıp dökmen etrafı
bir elmanın iki yarısında kalan yara kadar
yaralıyım
yaralısın
hançerimle hançerin kanattı
ikimizin de alnını
1 MAYIS HORONU
bir zenci dokundu saklı sevdama Zürih'te
yürüyordu bir mayıs şöleninde
aşkını zincirlemişti geldiği ülkede kanayan yüreğine
bir İspanyol
kastanyetiyle sevdi beni
elleri kavgasıyla doluydu da ondan
ölüme tutturulmuş gözleriyle sevişen gurkalı kadın
Afganistan'dan getirmişti kırmızı karanfil direncini
sen de sevgilim
Taksim Meydanı'ndaydın
hasretimden değil
biber gazından ağlamaktaydın
yoksa seviştiğimiz sokak araları tanıktır ki sen
bu Bir Mayıs'ta
otuz yıllık acıyı bala kattın
meydanı ablukaya alanlarınsa anasını ağlattın
alsa / 03. 05. 2007
TOPUZ
kafam bir kum saati
çeperlerine vurarak
kendine yer arar zamanda
kaçtır kayboluşumuz tarihin almanağında
mesela
köle yoldaşlarımla bir arenadayım bir sayfasında
Troya'lı Spartacus'ten tutun da
Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin'e
sonra
sonra Banaz'lı Pir Sultan Abdal'a
(adlarını saymaya ömrüm yetmeyecek
bu yüzden konuya dönmem gerek)
hepsi gezinmekte oralarda
kafam bir kum saati
gider gelir
ölçer biçer
sorar durur kendine
öldüren kaos nerde biter
nasıl ve kim
Gordion düğümünü
sahiden çözer
Godot bilmez mi beklendiğini yıllardır
yoksa
kurtarıcı beklemek aptalca mıdır
kafam bir kum torbası
vurur tarihin topuzu
vurur
kurtuluşun kendinde olduğunu
insana öğretmek zordur
selah
01:18
31 10 2007
GUEVERA
(ilk yayını)
yaramın bir yarısı kan kokusu
solgun sözlerin harmanı diğer yanı
ne unutması
adın
adım adım izlenmekte
kuytu arayan sakınmaların efendileri tarafından
alnımın ortasında yer eden anılardaki diriliğin bile yasak sayılmakta
dünleri silmek isteyen/berendeki yıldızda göğü gören/güzel gözleri
gözlerine benzeyen çocuğu öldüren egemen
bundan korkmakta hâlâ senden
çünkü her an
bir isyanın ateşinde anılabilirsin
çünkü sen
devrime adanmış CHE'sin
10 10 2007
İSTANBUL SABAHI
yaşlı gözleri aralanıyor İstanbul'un< xml="true" ns="urn:schemas-microsoft-com:office:office" prefix="o" namespace="">
akıyor yanaklarından yavaş yavaş
umudu unutmuş
susmayı
çökük omuzlarına
gündelik kıyafet gibi geçirmiş insan gölgeleri
evlerden taşan hesapsız çocuk kahkahalarını giydiriyor
pamuk elli kadınlar
aşklarını
düşlerinde bırakmış delikanlılar
tezgah bakışlarını takıyor aynada
göbeği biçimli kesilmiş
tek süsü
sırtı pek
arabesk aşk olan kızlar
başlıyor salınmaya
bozuk İstanbul kaldırımlarında
taksiler koşuyor
efendilerin yaşadığı bulvarlara
sabah şöleni
sıcak simitten ileri gidemeyen İstanbul'un hizmetkârları
başlıyor süpürmeye
akşamdan kalmış taşkınlıkları
kurumuş kan karanlığında
İstanbul uyanıyor
ERKEN SABAH BALADI
(ilk yayını)
böylesi sabahlarda
gözlerimiz yürek yarası
susmuş makineler
ufku dövüyor hançer
durmuş hıncın kanaması
ölüme yaklaşılmış
kıl payı
artık adımız anılmasa da
ışıyoruz
kara ağaçlardan yapılmış darağaçlarında
kimse anımsamasa da
varız biz
darbecilerin karabasanında
11 09 2007